Site Rengi

DOLAR 8,1049
EURO 9,7001
ALTIN 459,43
BIST 1.408
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 15°C
Parçalı Bulutlu
İstanbul
15°C
Parçalı Bulutlu
Cts 13°C
Paz 16°C
Pts 14°C
Sal 15°C

VARANASİ

Zeynep Zuhal Göçmen Bebek
1960 İstanbul doğumluyum. 1978 yılında İstanbul Erkek Lisesi ve sonrasında İstanbul Üniversitesi Diş hekimliği Fakültesi’nden mezun oldum. Yıllarca aktif Diş hekimi olarak çalıştım, mesleğimin yanı sıra Almancadan Türkçe ’ye çevirilerim var. Yoga ile geçen uzunca bir dönemin ardından da yoga terapi eğitimi alarak, yoga hocalığı yapmaya hak kazandım. En büyük keyfim, eşimle birlikte seyahat etmek, değişik kültürlere yapılan yolculukların insanı zenginleştireceğine inananlardanım... “Vakit&nakit&takat” üçlüsü izin verdiği sürece seyahatlerim devam edecek, amacım gezi meraklılarına az da olsa rehber olabilmek.
31.03.2021
A+
A-

Hindistan’ın en eski yerleşim yerlerinden, Hinduların dini başkenti Varanasi’deyiz bu kez. Hinduizm’de kötülüklerle savaşan, Tanrı Şiva’nın kenti burası. Her Hindu’nun ölmeden önce ziyaret etmesi gerektiği kabul ediliyor. Budizm’in kurucusu Buddha’nın da ilk vaaz verdiği yer aynı zamanda. Bu yüzden Budistler için de çok önemli. Farklı gelenek ve ritüellere sahip olan şehir, ülke içinden ve de dünyanın çeşitli yerlerinden gelen çok sayıda Hindu hacının yanı sıra, birçok turiste de ev sahipliği yapmakta. Binlerce yıldır ölü yakma törenleri ve Ganga Aarti gösterileri düzenleniyor. Tanrı, gün boyu insanlara ışığını sunduğu için, insanlar da güneş batarken Tanrı’ya olan sevgi ve bağlılıklarını Ganga  Aarti dedikleri törenlerle sunup, teşekkür ediyorlar. Hava şartları ne olursa olsun, yüzyıllardır her akşam gerçekleşiyor bu ritüel, kaçırmak istemiyoruz. Otelimize yerleşip, hemen hazırlanıyoruz, saat 18.30 da başlayacak, heyecanlıyız.

Şehirdeki yaygın işsizlik ve hırsızlığa karşı önlemlerimizi alıyoruz, cüzdan, çanta, pasaport hepsi kontrol altında. Otelin önünden biraz yürümek zorunda kalıyoruz. Uzakdoğu ülkelerinde çok yaygın olan tuk tuk benzeri çek çekler bizi bekliyor. Bisikletli yerlilerin bacak güçleriyle çalışan ikişer kişilik faytonlar bunlar. Son derece ilkel araçlara yerleşiyoruz.  Bizi çekecek olan arkadaşın yaşının ileri olduğunu görüp ayrıca üzülsek de başka ulaşım seçeneğimiz yok ne yazık ki.  Kendisi  iş bulduğu için olsa gerek gayet memnun görünüyor. Yol boyu hakim olan kaos, kirlilik ve sefaletin içinde, çok garip bir de düzen var sanki. Anlatması bir hayli zor, yaşaması daha da zor, bir film çekiminin platosunda gibiyiz. Arkadaki araç kornaya basıyor, öndeki araç da korna sesinin geldiği yönün tersine doğru  kayarak yol veriyor. Korna sesi duymadığımız bir an bile yok. Şerit anlayışları  ise  inanılmaz durumda, herkes her şeritte, her an yolunu bulabiliyor,  ama kimse birbirine sinirlenmiyor. Birbirinin aracına değen, çarpan yok. Tüm sürücüler bu karmaşanın içinde son derece sakin, mutlu, huzurlu, inanılmaz bir durum. Araçların, motosikletlerin, bisikletlerin aralarında yolu kesen, yola çıkan inekler, sokak satıcıları, tam bir keşmekeş. Son durağa ulaştığımızda, yüreğimiz ağzımızda, kazasız belasız geldiğimize şükrederek, kendimizi zar zor aşağıya atıyoruz.

Ganj nehrine inen basamaklarda yerlerimizi alıyoruz, gözlerim etrafta. Rengarenk giysili insanlarla dolu muazzam bir kalabalık var. Derken çan ve zil sesleriyle tören başlıyor. Nehir kenarında   kurulmuş olan platformda rahipler yerlerini almışlar. Özel giysili beş Hindu rahibi, 5 elementi temsil ediyorlar; hava, su, ateş, toprak ve boşluk. Kısa bir duadan sonra ilahiler başlıyor, toplanmış olan halk da hep bir ağızdan eşlik ediyor. Tanrıyı sembolize eden bir nesne var(uzaktan ne olduğunu tam göremediğimiz) ellerindeki yanan meşaleyi dairesel olarak hareket ettiriyorlar. Herkes bu meşalenin kutsal ateşine dokunup yüzüne sürmek için yarış halinde. Yaklaşık bir saat süren seremoni, tutulan dileklerin, küçük minik yeşil yaprak kaplara yerleştirilmiş olan mumlarla Ganj nehrine bırakılmasıyla son buluyor. Kaplar suya düşmeden Ganj boyunca yol alırsa dilekler gerçekleşmiş sayılıyormuş. Aynı karmaşanın içinden yine zar zor bindiğimiz çek çeklerle otelimize geri dönüyoruz

Ertesi sabah çok erken, saat 05.00 olmadan otelden çıkıyoruz, buralara kadar gelmişken  sabah ritüellerini de görmeliyiz. Ortalık karanlık ve sisli, ama şehir yavaş yavaş uyanıyor, burada herkes erkenci. Dar ve bozuk olan yollardan nehre doğru yaklaşıyoruz, tanımlanması zor kötü kokular var etrafta, bir yandan da muazzam bir sükunet. Sis gittikçe açılıyor. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte, benim ‘’kayık’’ olarak tanımlayabileceğim küçük teknelerde yerlerimizi alıyoruz. Sadece çan sesleri eşliğinde, güneşin kırmızıdan sarıya dönerek Ganj’ın üzerinde yükselmesini izliyoruz. Nehir kenarında  binlerce insan var. Gün ağarır ağarmaz kendilerini Ganj nehrine atıp arındıkları bir ibadetleri var. Yüzenler, ağzını burnunu temizleyenler, elbiselerini yıkayanlar. Ganj da yıkanmak Hindularca  günahlardan arınma ve acıların dinmesi anlamına geliyor. Binlerce kişi şafakla beraber hiç ses çıkarmadan ibadetini yapıyor. Kutsanmak için o kirli suyu kana kana içenler de var. Cüzzamlılar, ölümcül hastalığı olanlar hepsi burada. Ganj, dünyanın en pis nehirlerinin başında geliyor. Su oldukça bulanık ve kirli. Kanalizasyonun  Ganj’a boşaltıldığını, kimyasal atıkların  nehre karıştığını, cesetlerin  ve arta kalanların  nehre atıldığını, Hintlilerin  ellerine geçeni  hediye olarak attıklarını zaten öğrenmiştik. Devlet bile kendi vatandaşını ‘’Ganj sağlığa zararlı‘’ diye uyarıyormuş. Ama Hintlilerin bağışıklık sistemi, buranın ortamına kendini güzelce adapte etmiş sanırım.

Hindular, burada ölürlerse dünyaya yeniden gelme çilesinden kurtulup Nirvana’ya ereceklerine, Tanrı ile bir olacaklarına inanıyorlar. Hastalar, elden ayaktan düşmüş yaşlılar ülkenin her yerinden buraya ölecekleri günü beklemeye geliyorlar. Varanasi’de ölecek kadar şanslı olmayanların da  cesetlerini, aileleri en azından yakılmaları için buraya getiriyormuş.

Ölülerini toprağa gömmek yerine yakmayı tercih eden Hindular, bu ritüel için modern yöntemleri tercih etseler de, Varanasi gibi özel yerlerde ölüler binlerce yıldır geleneksel yöntemlerle yakılıyor. Oniki yaşın altındaki çocuklar, hamile kadınlar, cüzzamlılar, din adamları, bir de kobra sokması sonucu ölmüş olanların (zehrin özel bir törenle çıkarılması gerekiyormuş önce) yakılmadıklarını öğreniyoruz. Yakılmayan ölü bedenler, ayaklarına taş bağlanıp  Ganj’ın sularına bırakılıyormuş.

Kayığımız  sessizlik  içinde Ganj nehrinin üzerinde salınıyor. Biraz ileride bir ölü yakma töreni var, uzaktan izlememize izin var sadece… Ölünün ailesi, yakınları toplanmışlar, sessizce görevlerini yerine getirmeye hazırlanıyorlar. Ağlama, dövünme yok, herkes beyazlar giyinmiş. Cenaze, sandal yağıyla yağlandıktan sonra beyaz renkli bezlere sarılarak bir süre bekletiliyor, kişinin kilosuna göre getirilen sandal ağacı odunlar(yaklaşık 200 ile 500 kg arası değişiyormuş) cesedin altına ve üstüne diziliyor. Kafatası daha zor yandığı için, ateş topu ilk olarak ağıza yerleştiriliyor. Ailedeki en büyük erkek çocuk, baş tarafından odunları ateşe verme işlemini üstlenmek zorunda. Bu arada rehberimizden, kadınların erkeklerden daha uzun sürede yandığını öğreniyoruz. Bedenin yanması için ateşin 3-4 saat devam etmesi gerekiyormuş. Beden kül olana kadar bekleniyor, küllerin bir kısmı nehre dökülürken, bazıları  yıkanıp bir tasa konup ölü yakınları tarafından evlerine götürülüyormuş.

Bir süre izledikten sonra, yine aynı sessizlik içinde çıktığımız noktaya geri dönüyoruz. Tekneden indiğimizde kimsenin ağzını bıçak açmıyor, bir an önce otelimize dönüp bu ölüm kokan şehirden ayrılmak istiyoruz. Yollarda çöp yığınları ve de onları yiyen  fareler, gelincikler, inekler, köpekler, domuzlar… Ortalık son derece pis, hava ve gürültü kirliliği de had safhada. Yerlerde her an üzerine basabileceğiniz inek pislikleri, iyi ki yanımızda maske  getirmişiz diye seviniyoruz. Dar yollarda ilerlemeye çalışırken, her köşede oturan, turuncu ve tonlarına bürünmüş, yüzleri boyalı ermişler çıkıyorlar karşımıza. Bunlar Sadhu’ lar. Görüntüleri çok ilginç, fotoğraf çekme peşindeyim, parasız asla çektirmiyorlar, çok sinirleniyorlar, parasız çekenleri kötü karma ile lanetlediklerini öğreniyorum.

Sarsılsanız bile, iyi ki gittim diyeceğiniz bir yer Varanasi. Yaşamın ve ölümün şehri, anlatması çok zor. Burayı görmeden ‘’Hindistan‘a  gittim’’ denmemeli bence.  Her yerde göreceğiniz mottoları ‘’İncredible İndia’’, gerçekten de öyle. Dünya kadar soruna kalabalığa rağmen, her sıradan insanı kızdıracak derecedeki rahatlıkları ve sakinlikleri  ile bambaşka bir dünya. Hem çok büyük bir kargaşa, hem de kavgasız patırtısız bir yaşamın mümkün olabileceğini görmek adına inanılmaz bir deneyim.   İnsanların sinirleri alınmış gibi. Yol boyunca bizler gibi gergin toplumlara bir şeyler öğretebilirler mi acaba diye düşünmeden edemiyorum. Ruhların ihtiyaçları karşılanınca, gerisi bir şekilde halloluyor ve  hayat  kendi akışında  devam ediyor sanki…

Nehir suyuyla gelen şifa, bu topraklarda olduğu gibi keşke dünyanın başka ülkelerinde de  tüm kötülükleri gönderip, hep iyilikler getirse…

YAZARIN EKLEMİŞ OLDUĞU YAZILAR
14 Nisan 2021
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.