Site Rengi

DOLAR 8,5295
EURO 10,0725
ALTIN 480,67
BIST 1.418
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 26°C
Az Bulutlu
İstanbul
26°C
Az Bulutlu
Cts 29°C
Paz 26°C
Pts 31°C
Sal 29°C

MİDİLLİ

Zeynep Zuhal Göçmen Bebek
1960 İstanbul doğumluyum. 1978 yılında İstanbul Erkek Lisesi ve sonrasında İstanbul Üniversitesi Diş hekimliği Fakültesi’nden mezun oldum. Yıllarca aktif Diş hekimi olarak çalıştım, mesleğimin yanı sıra Almancadan Türkçe ’ye çevirilerim var. Yoga ile geçen uzunca bir dönemin ardından da yoga terapi eğitimi alarak, yoga hocalığı yapmaya hak kazandım. En büyük keyfim, eşimle birlikte seyahat etmek, değişik kültürlere yapılan yolculukların insanı zenginleştireceğine inananlardanım... “Vakit&nakit&takat” üçlüsü izin verdiği sürece seyahatlerim devam edecek, amacım gezi meraklılarına az da olsa rehber olabilmek.
07.07.2021
A+
A-

Yunanistan’ın en büyük üç adasından biri olan  Midilli’ye doğru yollara düşüyoruz. Aslında adanın adı Lesvos, merkezi Midilli, yani  Mytilene. Feribotlar  merkeze gittiği  için Midilli olarak biliniyor. Ayvalık limanından  hızlı  katamaran ve feribot seferleri var. Schengen vizesi ile geçiliyor, yazın kapıda vize uygulaması da olduğunu da oracıkta  öğreniyor,  pasaport kontrolünden hızlıca geçip, kendi aracımızla  katamaranda yerimizi alıyoruz. Hiç bir denize değişmeyeceğim  Ege sularında süzülerek, Ayvalık’ı arkamızda  bırakıyoruz. Yaklaşık 45 dakika gibi bir sürede  de  adanın merkezinde buluyoruz kendimizi. İner inmez, limanın girişine hakim bir noktada özgürlük heykeli  karşılıyor bizi, elinde meşalesi ve tüm heybetiyle okyanus ötesindekinin aynısı. Ayvalık’ın kalabalığını düşününce çok daha tenha ve sakin burası. Sahil boyunca uzanan trafiğe kapalı caddesi, evleri, keyifli cafeleri, restaurantları, Yunan usulü tavernaları iyi ki geldik dedirtiyor… Aracımızı park edip, yürüyerek dolaşmaya karar veriyoruz. Ara sokaklardan birinde mimarisi, renkleri ve etkileyici kubbesi ile çok hoş bir kilise çıkıyor karşımıza, Agios Therapontos Kilisesi… Ada siluetinin en çarpıcı silüeti bence. Adanın en uzun caddesini bitirip,  burada  doğmuş olan ünlü şair Sappho’nun anısına yapılan Sappho meydanında buluyoruz kendimizi. Sappho tarihte bilinen ilk kadın şair, Platon tarafından 10. İlham perisi olarak nitelendirilmiş, yazdığı bütün şiirleri kadınlara ithaf ettiği söylentisi ve de Lesvos da genç kadınlar için  sosyal ilişkiler, genel kültür, yürüme,  konuşma, dans etme gibi eğitimlerin verildiği bir okul kurmuş olması hakkında türlü dedikodular çıkmasına sebep olmuş. İşin aslı bilinmese de o zamanlar kadın kadına aşk yaşayanlara Sappho’dan esinlenerek Lesvoslu anlamına gelen Lesbian ismi verilmiş.

Sırada adanın en büyük ikinci kasabası olan Plomari var. Tarihi evleri, küçük tavernaları ve el değmemiş plajlarıyla sakin bir bölge burası. Aynı zamanda da uzo nun  anavatanı.  Ünlü uzo markası Barbayanni’nin hem müzesi hem de fabrikasının olduğu bölge. Ayrıca diğer markaların fabrikaları da burada,  bunun nedeni Plomari’ nin zamanında hem liman olarak kullanılması, hem de yakınlarında olan Lisvoli ve çevresinin bir anason cenneti olması. Barbayanni Midilli de doğmuş ve adını dünyaya duyurmuş bir marka. Ayrıca Türk rakısına da en çok benzeyen marka olarak biliniyor. Bu sebeple olsa gerek en çok Türklerin  ziyaret ettiğini söylüyorlar.

Mayıs ayında olduğumuz için plajları uzaktan görmekle yetiniyoruz. Hepsinin  ücretsiz olduğunu, önünde  tesis olanların  bile serbestçe kullanılabildiğini, isteyenin istediği yerden  denize girebildiğini duyunca  inanamıyoruz. Kestane, çınar, çam, meşe, köknar, zeytin,  portakal ve çeşit çeşit  meyve ağaçlarının süslediği   yollardan geçerek , dağlardan deniz kenarına iniyor  ve sonra  yine tırmanmalı bir yol ile  Agiassos  köyüne ulaşıyoruz.  Seramik ve ahşap işleri ile meşhur köy, rengarenk seramik dükkanları, kahvehaneleri, samimi,  cana yakın köy halkı ile Şirince ye benziyor sanki.  Kendine özgü bir ruhu olan Tipik bir Rum köyü burası. Kahvehaneler Türkiye’yi  çağrıştırıyor, tek farkı çay yerine kahve içmeleri… birine oturup sakızlı kahvelerimizi söylüyoruz.  Yanında da meşhur ballı  yoğurtlarının  tadına bakmadan olmaz. İnanılmaz keyifli bir köy. Güzel mimarili evleri, taş döşeli sokakları kesinlikle görülmeyi hak ediyor.

Çam ormanları arasında  keyifle yol alırken  o yemyeşil  bitki örtüsü birdenbire  yok oluyor, kurak ve bol rüzgarlı bir bölgeye giriyoruz. Dağlık ve yeşil yoksunu, zevksiz  yollardan Sigri’ye varıyoruz. İlginç bir şekilde adanın Türkiye’ye bakan taraflarının ormanlarla kaplı, Ege denizine açık tarafının ise kurak ve bol rüzgarlı olduğunu fark ediyoruz. Bölgenin volkanik olduğunu  öğreniyoruz da, durum açıklığa kavuşuyor neyse ki.  Bitki örtüsünün tamamen yok olduğu,  fosilleşmiş, mermere dönüşmüş ağaç gövdelerinin çoğunlukta  olduğu ‘’ Lesvos Fosil Parkı’’ denen  bu alanlar  Midilli  Taşlaşmış Ormanı Doğal Tarih Müzesi tarafından yönetilmekte imiş. Müzede sadece fosiller değil, volkanik patlamalar, nesli tükenen canlılar her şey sergilenmekte . Doğanın her şeyi anılarıyla beraber sakladığına tanık oluyor ve  çok etkileniyoruz. Dünyanın durağan bir yer olmadığını göstermek isteyen kısa bir yeryüzü hikayesi belki de…20 milyon yıllık tarihe tanıklık etmek inanılmaz bir duygu.

Harita üzerinde mesafeler kısa görünse de dağlık yapısı nedeniyle yolları bol virajlı ve dar. Benzinimiz tahminimizden daha kısa sürede azalıyor. Yolumuzun üzerindeki bütün akaryakıt istasyonları kapalı. Takvimler 1 Mayıs ı gösteriyor ve biz o günün tatil günü olduğunu hesaba katmadığımız için, her yeri özellikle benzin istasyonlarını açık zannediyoruz. Neyse ki  daha sonra nöbetleşe çalıştıklarını öğreneceğimiz bir istasyona denk geliyoruz da  yolda kalmaktan son anda kurtuluyoruz.   Kısa süren bu macera unutamayacağımız bir ders oluyor bize. Rahat bir nefes alarak yolumuza devam ediyoruz.  Adanın en turistik yerleri Petra ve Molyvos var sırada.

Petra, uzun  plajı  ve sahil lokantaları  ile   küçük bir  sahil köyü.  Köyün ortasında  40 metre yüksekliğindeki  kayanın üzerinde  kurulmuş olan   Meryem Ana kilisesi  ile de ilgi çeken  bu şirin köy,  çok sayıda sanatçı ve edebiyatçı çıkararak da adını duyurmayı başarmış. Ama bizim esas görmek istediğimiz, görmeden  dönmeyelim dediğimiz Molyvos’da aklımız.  Bakır çağından beri yerleşim yeri  olduğu söylenen Molyvos.   En  tepede  kalesi ve yamaçlarda taş binaları ile muhteşem bir  görüntü karşılıyor bizi.  Dar yokuşları, ortaçağ kasabalarını andıran sokakları,  irili ufaklı çoğu aile işletmesi olan  tavernaları  ile  inanılmaz güzellikte  bir yer. UNESCO tarafından korumaya alınmış olduğunu öğreniyoruz.  Otel ve pansiyonları evlerden ayırt etmek çok zor, hem estetik, hem tarihi, hem de turistik havası olan bir yer burası. Rengarenk  hediyelik eşya dükkanlarının, cafelerin arasından sahil yolundan yukarıya  doğru yürüyoruz.  Tepede tahminimizden çok daha müthiş  bir manzara bekliyor bizi. Cafelerden Türkçe şarkılar duyuyoruz, adanın en canlı ve en eğlenceli kasabası sıcak yaz günlerini karşılamaya hazırlanıyor. Gün batımında manzaraya karşı oturduğumuz bir teras  cafede, yoğurtlu dondurmalarımızı yiyerek güneşin batışını izliyoruz.

Ada oldukça büyük gezip görülecek çok yeri var, hepsine yetişmemiz mümkün değil tabii ki. Bazılarını bir sonraki sefere bırakmaya karar vererek, yılan gibi kıvrıla kıvrıla inen virajlı bir yoldan  küçük sahil kasabası  Skala Skamnias’ a ulaşıyoruz.  Sahilde  kayalıklar üzerine kurulmuş  minik  bir de  kilisesi var, o da buraya  ayrı bir şirinlik katmış.  Herkesin tavsiyesi ‘’ dut ağacının altı’’ anlamına gelen ‘’ I Mouria tou Myrivili’’ isimli restaurantda gözümüz.  Gerçekten de kocaman bir dut ağacının altına yerleşmiş masaları, renkli tahta sandalyeleriyle oldukça sevimli bir yer. Masalardan birinde yerimizi alıyoruz. Önümüzde  gerilen iplere asılmış  ahtapotlar, gün batımı renkleriyle muazzam  fotoğraf kareleri oluşturuyor. Bu kurutma işlemi, ahtapotun  lezzetini  artırıyormuş. Buraya sırf yeme içme seyahati için bile gelinebileceğini düşünüyorum. Akdeniz mutfağını en güzel temsil eden yerlerden biri  olan  bu güzel adada,  nerede ne yerseniz yiyin en pahalısından en ucuzuna her şey çok lezzetli.  Adanın meşhur içi peynir dolgulu  kabak çiçeği kızartması, kalamar dolması, karides tava,  ızgara ahtapot, zaten bir Yunan klasiği olan greek salad ve onların zaziki dedikleri bizim cacık,   siparişlerimiz arasında sıralanıyorlar.   Yemekler gelene kadar, restaurantın   hemen karşısındaki   Art Gallery’  de alıyorum soluğu . Son derece zevkli dekoratif ürünler, takılar, muhteşem bir dükkan, birkaç takı almadan çıkmıyorum tabii ki,  yolunuz  düşerse mutlaka uğrayın  derim.

Dönüş vakti gelip çatıyor. Midilli  merkezdeyiz,  feribot saatine daha var. Her yerden nefis yemek kokuları geliyor.  Çok sevdiğim bir arkadaşımın tavsiyesiyle girdiğimiz Kalderimi ( kaldırım)  restaurantda alıyoruz soluğu. Türkçe seçeneği  de olan menüsünden, yine tavsiye üzerine seçtiğimiz soslu yaprak  sarma  parmaklarımızı yediriyor. Yediğimiz her şey çok lezzetli. Bu güzel yemeğin üzerine tatlı olmazsa olmaz.  Osmanlı  döneminden kalma olduğunu düşündüğümüz  yine  mis kokuların çıktığı  eski bir pastaneye  giriyoruz.  Ben galaktoboureko dedikleri   bizim laz böreğine benzeyen içi muhallebili tatlılarından sipariş verirken, eşim tercihini kendi hazırladıkları milföy ile   yapılan pastadan yana kullanıyor. Yeme içme faslıyla vedalaşıp, bu nefis lezzetlerden yanımızda götürebileceğimiz ne varsa almak istiyoruz. Kızartılarak servis ettikleri, bizdeki sepet peynirine benzeyen  ünlü peynirleri  ‘’ladotyri’’  favorilerim arasına yerleşiyor. Kendimizi  hem yurtdışında hem ülkemizde hissettiğimiz  bir tatil son buluyor.   Dik yamaçlara kurulmuş taş  evlerden oluşan köyleri,  birbirinden güzel plajları, sakinliği, doğallığı,  harika yemekleri, lezzetli  ahtapotları  ve kendine özgü ruhu ile en sevdiğim Yunan adaları arasında yerini alıyor Lesvos. Dönüşte Ayvalık’da pasaport kuyruğunda beklediğimiz uzun süre bile keyfimizi kaçıramıyor. Hoşça kal Lesvos. görüşmek üzere!!

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.