Site Rengi

DOLAR 8,6373
EURO 10,1419
ALTIN 488,80
BIST 1.401
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 25°C
Parçalı Bulutlu
İstanbul
25°C
Parçalı Bulutlu
Çar 23°C
Per 18°C
Cum 21°C
Cts 24°C

Küba

Zeynep Zuhal Göçmen Bebek
1960 İstanbul doğumluyum. 1978 yılında İstanbul Erkek Lisesi ve sonrasında İstanbul Üniversitesi Diş hekimliği Fakültesi’nden mezun oldum. Yıllarca aktif Diş hekimi olarak çalıştım, mesleğimin yanı sıra Almancadan Türkçe ’ye çevirilerim var. Yoga ile geçen uzunca bir dönemin ardından da yoga terapi eğitimi alarak, yoga hocalığı yapmaya hak kazandım. En büyük keyfim, eşimle birlikte seyahat etmek, değişik kültürlere yapılan yolculukların insanı zenginleştireceğine inananlardanım... “Vakit&nakit&takat” üçlüsü izin verdiği sürece seyahatlerim devam edecek, amacım gezi meraklılarına az da olsa rehber olabilmek.
28.04.2021
A+
A-

Efsaneleşmiş tarihi ile herkesin merak ettiği,  uzaklardaki küçük  ada, Karayipler’in incisi  Küba’dayız. Tarihin her döneminde acılar yaşamış, ama her zaman  özgürlüğü  için kafa tutmuş insanların ülkesi  burası.

 İlk durağımız başkent Havana.  Havaalanında iner inmez,  yüzüme  nemli havası  çarpıyor önce,  çok kısa sürede de  1960’  lı  yılların Amerikan filmleri canlanıyor gözümde ;  eski bir film sahnesinde gibiyiz.    İspanyol kolonyal tarzı mimarisi ile yapılmış evler, binalar ilk başta çok hoş görünse de, çoğunun  bakıma , onarıma ihtiyacı var.  Cadde ve sokaklar   1950 lerde  üretilmiş  eski klasik Amerikan arabaları ile süslenmiş  gibi.  1930 lardan  kalanlar  bile varmış aralarında,  nesilden nesile aktarılan bir aile yadigarı gibi,  çok bakımlılar, çingene pembesi, limon sarısı, yeşili, moru, turkuazı, kırmızısı, hepsi birbirinden renkli, hangisine bakacağımı şaşırıyorum.  Bu orijinalliklerini koruyup  günlük yaşamın bir parçası haline gelmiş otomobillerle  şehir turu yapmak   bir turizm gelirine dönüşmüş  durumda,  gündelik  hayatlarında  kendileri de  kullanıyorlar. Frenlerinin tutup tutmadığı kurcalıyor kafamı, pek de güvenilir olmadıkları kesin,   tur atmaktan vazgeçiyoruz,  sadece fotoğraf çektirelim yeterli… 

Bu köhne ama canlı şehri yürüyerek gezmeye karar veriyoruz. Yanımızda   sabun ve kalem  çeşitleri var, insanların  ambargodan dolayı çok edinemedikleri  bazı malzemeleri hediye olarak götürmemizin iyi olacağını duymuştuk, özellikle kadınlar sabunlara sevinirken, kalemleri gören  okul çocuklarının  gözleri parlıyor, tertemiz üniformaları ile  bir örnek giyinmiş ışıl ışıl  öğrenciler içimizi ısıtıyorlar.  Burada eğitim çok önemli, tek bir öğrenci için bile köylerde okul yapılmış, sloganları ‘’öğrenci okula gidemezse okul öğrenciye gider’’ imiş.  Küba Anayasası  ‘’ herkes her düzeyde parasız eğitim alma hakkına sahiptir’’ diyormuş. Anlaşılan,  devrim, okuma yazma bilmeyenlerle dolu olan bu  ülkeyi, adeta bir  kültür cennetine dönüştürmeyi  başarmış.  

Eğitim dışında,  gıda ve sağlık gibi diğer temel ihtiyaçlar da devlet tarafından karşılanıyormuş. Sağlık zaten  çok gelişmiş durumda. Tansiyon,  sedef, vitiligo ilaçlarının en iyileri  burada  üretiliyormuş,  fakat kullanabilmek için   bu ülkede tedavi  görüyor olma şartı var,  öyle gidip bir eczaneden alamıyorsunuz. Burada yaşayanlar gereksinimlerini,  yaşadıkları yerlerdeki  kurumlardan  gıda karneleriyle alıyorlar. Bizim  eski zamanlardaki bakkal dükkanlarına benzer  yerler buraları.  Sadece ihtiyacı kadarını alıp yiyecek israf etmemeyi öğrenmişler ister istemez .  İnsanın canının  istediğini istediği  zaman alamayacağını  bilmek ve de bir sonraki öğünü hesaplamak  çok da kolay olmasa gerek. Gereksiz gıda  israflarımızı düşününce utanmadan edemiyorum.

Küba, benim gibi yağlıboya tablo meraklısı olanlar için  adeta bir cennet .   Her şehrinde her sokağında  rastlayacağınız sanatçılar,  eserlerini  çok  uygun  fiyatlara satıyorlar.  Havana da  özel olarak onlara ayrılmış üzeri kapalı bir pazar yerinde buluyoruz kendimizi.  Buradan kısa sürede çıkmam mümkün değil.  Hepsi çok değerli,  hepsi birbirinden farklı ve güzel eserler, yurtdışına çıkarmak için  bir vergi pulu almanız gerekiyor sadece. Pul ücreti resmin boyutuna göre değişiyor. Düşük fiyatlara rağmen  rulo  karton kutulara  da paketlemeyi ihmal etmiyorlar. Herşey ilkel de olsa en ince ayrıntısına kadar düşünülmüş.  Alışverişimi istemeden sonlandırıyorum, bu etkileyici şehrin sokaklarını  arşınlamaya devam ediyoruz.  Yol üzeri deniz kenarı bir parkta  Atatürk büstü ile karşılaşıyoruz. Bir rivayete göre Che öldüğünde çantasından Atatürk’ün  Nutuk kitabı çıkmış. Ne kadar doğru bilemiyoruz ama Türkleri  çok sevdikleri ve  sempati duydukları kesin. Ara sokaklardan yolumuza devam ediyoruz, yıkık dökük evleri ile   eski Havana burası .  Evlerin kapıları açık, pencerelerde cam yok,  evlerde  ihtiyaçları dışında fazladan hiçbir şey yok zaten.  Buzdolabı, biri iki  eski koltuk , bazılarında televizyon bile yok, olanlar da eski model, her şey çok eskilerden kalmış durumda.  Buna karşılık  insanlar kapı önlerinde sohbet halinde ve çok keyifliler , suç oranının çok düşük olduğunu öğreniyoruz. Oldukça güvenli bir yerdeyiz, korkacak, endişelenecek hiçbir durum söz konusu bile değil. Köhne sokaklardan birinden bir piyano sesi geliyor birden kulağımıza. Biraz ilerleyince konforsuz boyasız camsız bir binanın giriş katında kızlı erkekli bale yapan çocuklar ilişiyor gözümüze. Devletin ücretsiz satranç ve bale kursları düzenlediğini öğreniyoruz. Her ne kadar video ve fotoğraf peşinde olsam da görüntüleri iyice beynime kazıyorum, uzun süre kalsınlar diye.  Her sokakta, her köşede müziğin tınılarını duymadığınız bir an bile yok bu şehirde, sokak müzisyenleri, dansçılar her yerdeler…

Otelimizden epeyce uzaklaşmış olduğumuzu fark edip akşam programına yetişmek için ulaşımda çok kullandıkları tuk tuk benzeri coco taxi’lerle  dönüyoruz,  okyanustan gelen nemli esintinin  eşliğinde. Akşam yaş ortalaması 70 ve üzeri olan bir dans ve müzik gurubunun gösterisi var. Bu topraklarda doğmuş efsane Buena Vista Social Club un  benzeri bir  grup izleyeceğimiz için heyecanlıyız.

Buena Vista Social Club 1940’lı yıllarda Kübalı müzisyenleri bir araya getiren çok popüler bir müzik ve dans kulübü. Yaklaşık 50 yıl sonra kapanmış olsa da, sürdürülen çeşitli çalışmalarla bu isim; artık Küba’nın müzikteki altın çağı olarak nitelendirilen 40’lı ve 50’li yıllardaki geleneksel müzikleri için kullanılmaya başlanmış.  Muhteşem bir dans ve müzik şöleni izliyoruz, yaşlarına göre muazzam bir performans sergileyip ayakta alkışı hak ediyorlar. Gözümüz gönlümüz bayram etmiş vaziyette otelimize dönüyoruz.

Konakladığımız Hotel Nacional De Cuba,  Havana’nın en eski, tarih kokan, en iyi oteli olsa da ufak tefek konfor sıkıntıları var.   Eşim  ‘’ insanların kağıtları yok’’ diyerek tuvalet kağıtlarını çok dikkatli kullanmamız konusunun altını çiziyor ısrarla, zaten mevcut olanlar da en ucuzundan.     İnternet  yok,  isteyen  2  saat için  20 dolar   ödeyip lobiden satın alabiliyor, ama  çok  zayıf olduğunu doğru düzgün çekmediğini öğrenince vazgeçiyoruz. Aslında Küba da yapılması gerekenlerin başında,   Kübalıların Casa Particular dedikleri evlerinde konaklamak olduğunu duymuştuk. Evlerinde fazla  odası olan ailelere devlet bir  odasını pansiyon olarak çalıştırma yetkisi veriyormuş. Kişi başı son derece makul fiyatlara oda kahvaltı kalınabilen yerler. İsterseniz   uygun fiyata akşam yemeği de hazırlıyorlarmış. Gelir dağılımında eşitsizlik olmaması için de alınan paranın çoğu devlete gidiyormuş . Şansımızı bir dahaki sefere denemeye karar veriyoruz.  Bu arada hiçbir yerde kredi kartı geçmiyor, yanınızda  mutlaka nakit bulundurun. Dolar yerine de  Euro bozdurmanız çok  daha avantajlı. Doları daha düşükten bozuyorlar ,söylemedi demeyin.   Bizim gittiğimiz tarihlerde öyleydi en azından,  şu an için  değişmiş olabilir…

İkinci durağımız, en iyi tütünlerin üretildiği Pınar del Rio. Ulaşımda kullanılan  Çin malı otobüsler son derece  konforsuz olsa da halimizden memnunuz.  Nostaljik  Küba’ya gitmişken mutlaka görmemiz gereken yerde ,  bir puro fabrikasında alıyoruz soluğu… Çoğunluğu kadınların çalıştığı COHİBA purolarının küçük bir imalathanesi  burası. Çalışma saatlerinde  birisi  sesli olarak  klasik romanlardan okuyormuş sürekli, o yüzden de sarılan puro kutularına o günkü romanın veya roman kahramanlarının adlarını  veriyorlarmış. Monte Cristo,  Romeo Julieta,  Sancho Panza markaları böyle türemiş. Bu hoş bilgiden sonra çalışanları daha fazla rahatsız etmeden sessizce dışarı çıkıyoruz. Devletin sattığı puroların daha pahalı olduğunu önceden de duymuştuk. Dışarı adım atar atmaz illegal satış başlıyor zaten.  ‘’Puro lazım mı abi’’ciler ucuz puro satışıyla bir anda etrafımızı sarıyorlar. Eşim biriyle anlaşma halinde pazarlığa  koyuluyor, ve satıcının peşine takılıp evine gidiyoruz.  Küçücük bir evin kapısındayız,  ailesi ile birlikte yaşadığı yer burası.  Karısı bulaşık yıkıyor, yatak odalarına kadar giriyoruz.  Yatağın altı puro kutuları dolu, ben  oldukça  endişeliyim,  aceleyle puro kutularını alıp çıkan eşim ise son derece  mutlu görünüyor.  Oysa daha sonra ülkemize döndüğümüzde, açıp bakmadan aldığı puroların bir kısmının çöpe gideceğini  görecek ne yazık ki.

                Havana’ya 15 km mesafedeki  San Francisco de Paula kasabasına uğruyoruz.  Ernest Hemingway’in yaşamının son 22 yılını geçirdiği  evini görmeden olmaz.  Müze olan koloniyal tarzdaki bu sevimli eve sadece dışardan  bakabilme şansımız var ne yazık ki.  ‘’Yaşlı adam ve deniz’’ romanını burada yazan Hemingway’in bahçesindeki 4 minik mezarın çok sevdiği köpeklerine ait olduğunu öğrenip, gülümsüyoruz. Deniz ürünlerinden oluşan muazzam bir de öğle yemeği ve yine  sanat eserleri  alışverişi   ile  keyifler tamamlanıyor.

Sonraki durağımız Dünya Kültür Mirası listesindeki Trinidad;  şehir merkezi yürüyerek gezilebilecek kadar küçük. Arnavut kaldırımlı daracık sokakları, 2 katlı ufacık rengarenk evleri, elişi satılan  tezgahları, dantel örtülü koltukları, bembeyaz kolalı masa örtüleri  ile bu güzel şehir  içimizi sıcacık yapıyor. Fotoğraf çekmek için bulunmaz bir yer. Zaman 1800’lerde durmuş gibi; denizi ,  insanların toplandığı meydanı,  dansı,  müziği ile  mutlaka görülmesi gereken yerlerden.

Sırada Santa Clara var. Küba’nın tam ortasında,  Che Guavere’nin şehri olarak da biliniyor. Küba devriminin son çatışması bu kentte yaşanmış. 1967 de Bolivya da öldürülen Che’nin  cesedi  ancak 1997 yılında Küba ya getirilebilmiş. Anısına bir mozale ve büyük bir heykel, görkemli bir anıt mezar yapılmış. Anıtın arkasında Che‘nin hayatı ve devrimdeki rolüne dair birçok  fotoğrafın  sergilendiği bir müze var. Devrimi ve Che’yi Santa Clara’da bırakıp son durağımız Varadero’ya doğru yola çıkıyoruz

Küba için olumsuz bir şey söyleme hakkımı varsa şayet, onu da son durağımız Varadero için kullanabilirim sadece. Karayipler’in en uzun doğal kumsalına sahip ince uzun yarımada olan bu  bölgeye,  her şey dahil dev tatil köyleri  kurulmuş. Çalışanlar dışında Kübalıların  girmeleri yasak, tümüyle turizm amaçlı. Florida’ya 100 mil kadar yakın olduğu için botlarla Amerika’ya kaçmak isteyenlerin acı hikayelerini dinleyip, yerlilerin denize açılmalarının da yasaklandığını öğrenince keyfimiz iyice kaçıyor. Ama tüm bunlar okyanus, kum, güneş üçlüsünün muhteşem olduğu  gerçeğini   değiştirmiyor yine de. Zorla da olsa tatil köyü keyfini çıkarmaya,  uzun dönüş yolumuz için güç toplamaya,  dinlenmeye çalışıyoruz.  Gitmesek de olurdu dediğimiz yerlerden,  ama denemeden bilmek çok da kolay  değil ne yazık ki.

Bunca yoksulluk içinde güler yüzlü, sevimli, sakin ve mutlu olabilen insanların, hayatında hiç silah sesi duymamış, soyguna, kapkaça tanık olmamış, tinerci görmemiş çocukların ülkesine veda ediyoruz. Adios Küba, tekrar görüşmek üzere!!!!

YORUMLAR

  1. Seçkin Erdem dedi ki:

    Harika bir anlatımla yine beni o diyarlara götürdün Zeynep’ciğim! Kalkıp hemen Buena Vista SC dinleyip anıları tazeledim❤️