Site Rengi

DOLAR 9,2628
EURO 10,7602
ALTIN 526,82
BIST 1.410
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 16°C
Sağanak Yağışlı
İstanbul
16°C
Sağanak Yağışlı
Sal 18°C
Çar 18°C
Per 17°C
Cum 19°C

Brudge

Zeynep Zuhal Göçmen Bebek
1960 İstanbul doğumluyum. 1978 yılında İstanbul Erkek Lisesi ve sonrasında İstanbul Üniversitesi Diş hekimliği Fakültesi’nden mezun oldum. Yıllarca aktif Diş hekimi olarak çalıştım, mesleğimin yanı sıra Almancadan Türkçe ’ye çevirilerim var. Yoga ile geçen uzunca bir dönemin ardından da yoga terapi eğitimi alarak, yoga hocalığı yapmaya hak kazandım. En büyük keyfim, eşimle birlikte seyahat etmek, değişik kültürlere yapılan yolculukların insanı zenginleştireceğine inananlardanım... “Vakit&nakit&takat” üçlüsü izin verdiği sürece seyahatlerim devam edecek, amacım gezi meraklılarına az da olsa rehber olabilmek.
12.05.2021
A+
A-

Bu kez rotamız, Avrupa’nın en medeni, refah seviyesi en yüksek ülkelerinden biri olan Belçika’nın Brugge şehri. Bizi yollara düşüren ise severek izleyip,  etkisinde kaldığımız bir film, ‘’In Brugge’. Çok güzel oyunculuklar ve arada hoş espriler eşliğinde,  şehrin bütün güzelliğini gözler önüne seren, hem de bunu gözünüzün içine sokmadan yapan müthiş keyifli bir film.  Yer yer neşeli, yer yer hüzünlü olan senaryoya eşlik eden kent ise bu film için yaratılmış gibi sanki. Nefes kesici görsellerle sürüklenip gittiğimiz bir akşam karar verip seyahatimizi planlıyoruz.

Brugge’de havaalanı yok ne yazık ki. Bu yüzden  başkent  Brüksel’e direkt uçup oradan otomobil kiralamak ilk işimiz. Yaklaşık bir saat gibi  bir sürede  kendimizi,  isminin Flemenkçesi ‘’Brugge’’, Fransızcası ‘’Bruges’’ olan, bizimse biraz ‘’u’’ ile ‘’ü’’ arasında kalarak  ‘’ Bruj’’  diye okuduğumuz bu güzel şehirde buluveriyoruz. 11. Yüzyılda Avrupa’nın önemli bir ticaret merkezi olan Brugge, 2. Dünya savaşından zarar görmeden çıkıp, muhteşem ortaçağ mimarisini ve de doğal güzelliklerini günümüze dek taşımayı başarmış, tek bir tane bile yeni yapı yok. Her fotoğrafta   gördüğünüz o rengarenk  şekerleme tadında  evleri ve  paçalı atların çektiği faytonları ile ortaçağdan fırlamış bir masal filminin platosunda gibiyiz. Havada mis gibi çikolata ve waffle kokusu var. Benim gibi iflah olmaz bir çikolata tutkunu için inanılmaz bir yer, rüyada gibiyim. Çikolataların büyüsüne çok  fazla kapılmadan, burada mutlaka yapılması gereken başka bir aktivitede aklımız; Kanalda tekne turu…  Şehre,  sırf  bu  kanallar  yüzden ‘Kuzeyin Venedik’i  dendiğini  duymuştum.  Kış olmasına  rağmen, hava  şansımıza yağmursuz ve  son derece sakin. Teknenin çevresi bembeyaz, asil asil süzülen kuğularla dolu. Kanal evlerinin muhteşem görüntüleri, ve de bu görüntülerin suya yansımalarıyla inanılmaz kareler yakalıyorsunuz, fotoğraf çekmediğimiz bir an bile yok.  Manzaraya eşlik eden melodik çan sesleri ile bambaşka bir dünyada gibiyiz. Kaptanımız, şehirle ilgili ayrıntılı bilgi vermekle kalmayıp,  yürüyerek ulaşamayacağımız kıyı köşe her yeri gezdiriyor. Buraya neden  ’Kuzeyin Venedik’i dendiğini o an çok  daha iyi anlıyoruz. Şayet yolunuz düşerse, ortaçağın tüm güzelliğini  kendine saklamış  olan bu muhteşem şehri  derinlemesine öğrenmek  ve incelemek için tekne turlarını sakın ola es geçmeyin derim.

Brugge, bir günde rahatlıkla gezilebilecek kadar küçük aslında.  Ama bizim gibi çok keyif yapmak isterseniz iki-üç gün ayırmanız yerinde olur. Şehirde o kadar çok dondurmacı, wafflecı, çikolatacı var ki, sırf bu lezzetler için bile iki gün ayrılır. Gerçi artı kaç kilo alarak geri dönersiniz onu bilemem  ama, waffle ve çikolata burada mutlaka denenmesi gerekenler  listesinde başı çekiyor. Waffle bizde yapılandan daha değişik, hamuru biraz poğaça hamuru gibi. Yol kenarlarında ve adım başı karşınıza çıkan tatlıcı dükkanlarında; wafflelarının yanısıra , sade, portakallı, çilekli, aklınıza gelebilecek her türden, çeşit çeşit yerel çikolataları, lezzetleri dışında inanılmaz bir de görsel şölen sunuyorlar.

En baş yemekleri tencerede haşlanmış midye ve yanında patates kızartması. Patates kızartması tüm dünyada  ’french fries’ yani Fransız usulü diye geçse de Belçikalılar, bunun tamamıyla kendilerine ait olduğunu iddia ediyorlarmış. Karton külahlarda patates kızartması satanlar her köşede, her sokakta, her yerdeler. Brugge usulü patates biraz tuzlu ve yağlı olsa da, midye, patates ikilisinin keyfini çıkarmadan dönmemeye kararlıyız. Ayrıca denemek isteyenlere, her şehrin ya da kasabanın kendi ürettiği, dünyaca ünlü, çeşit çeşit biraları var. Tadına, rengine, aromasına, alkol oranına, bazen de içtiğiniz bardağın özelliğine  göre değişiklik gösteriyor. Rengine göre;  blanche, blonde, dark, brown,red, golden, amber vs… aromasına göre; şeftalili, frambuazlı, elmalı, çilekli, vişneli vs… yoğun biradan hoşlanmayanlar için de  içimi daha kolay  olan,  özel üretilen, ’kriek’ dedikleri kiraz biraları var. Yol üzeri dükkanlardan birinin  camındaki  ‘suyu koru, Belçika birası iç’ yazısı ile durumu iyice  kavrıyoruz.

Bölgenin tarihsel yapısı el değmeden modern zamanlara kavuştuğundan, ortaçağdan kalma birçok katedral gözümüze çarpıyor. Bunlardan biri, Kutsal Kan Bazilikası. Günümüze ulaşmış en güzel  Hıristiyan mimarisi örneklerinden. Kilisede Hz İsa’ ya ait olduğuna inanılan kanlı bir bez, fanusun içinde sergileniyor. Rivayete göre de bu fanus Kudüs’den getirildiğinden beri hiç açılmamış.

Müzelerdeki yağlıboya koleksiyonlar, ve antika eşyalar insanı bambaşka bir dünyaya götürürken, doğanın en güzel hallerini sergileyen parkları ile de olağanüstü bir huzur merkezi burası. Kulaklarımda ‘İn Brugge’  filminin müzikleri ile çikolata kokusunu iyice içime çekip, ‘’iyi ki geldik’’ diyorum.  Çok kısa bir yürüyüş sonrasında ulaştığımız şehir meydanındaki canlılık bile büyüyü bozamıyor, ortaçağdan kalma bir masal filmindeyiz gerçekten de.

Küçük şirin butiklerde, uygun fiyatlara goblen kumaşlar, danteller, çantalar, kapı süsleri, yastık kılıfları, elbiseler, lavanta keseleri, örtüler var. Avrupa’nın genelinde olduğu gibi,  Pazar günleri tam, diğer günler saat 18.00’den sonra burada da tüm dükkanlar kapalı. El emeği ürünlerden almak için saat 17.58 de girdiğim minik dükkandaki görevli arkadaş, kapanmak üzere olduklarını ileri sürerek alışveriş yapmama izin vermiyor. Ülkemizde,  kepengini indirirken geri açan, biraz daha kazanmak için neler neler yapan satıcılar geliyorlar aklıma. Kurallar ve disiplin mi, yoksa  refah düzeyi mi,  kafam karışıyor…

 Üçüncü gün dönüşe geçiyoruz. Yolumuzun üzerinde Avrupa şehirleri arasında değeri en az bilinen şehirlerden biri olan ‘’ Gent’’ var.   Burası da ortaçağdan kalma katedralleri, iyi korunmuş binaları ve müzeleriyle önemli bir turizm merkezi aslında.  Fazla vaktimiz kalmadığı için kısa bir şehir turu ile yetinmek zorunda kalıyoruz. Rotamız Brüksel Havaalanı. Otoban keyifli, yollar bakımlı, güzel, derken son saatlerimizde stres bizi bekliyormuş meğer. Şimdi gülümseyerek hatırladığımız, ama yaşarken hiç de öyle olmayan işler geliyor başımıza. Yolunuz düşer de, otomobil kullanmak durumunda kalırsanız, çok dikkat edin derim. Otobandaki yol gösteren tabelalar pek kolay anlaşılır gibi değil, bir anlık bir dalgınlıkla, havaalanına giren yolu kaçırıp, şehir merkezinde inanılmaz bir trafiğin içinde buluyoruz kendimizi. Uzunca bir süre cebelleşip, bu sıkışık trafikten kurtuluyoruz sonunda. Kiralık arabanın teslim edilmesi işlemlerini de halledip, koşa koşa yetişiyoruz. Son çağrı, isimlerimiz anons ediliyor ve bir görevli bavulumda kendince şüpheli gördüğü minik lavanta kesesi yüzünden tüm eşyalarımı didik didik etmek üzere bizi bekletiyor. Bu arama ve araştırmalar, neyse ki  daha tecrübeli  olduğunu düşündüğüm başka bir görevli tarafından sonlandırılıyor da, dağılmış bavulumun içindekileri aceleyle tıkıştırıyor, ve son saniyelerde, kan ter içinde uçağa atıyoruz kendimizi… Bunca güzelliğin yanında o kadarcık da olsun artık diyoruz. Yaşamdan çaldığımız bu üç günün keyfini hiçbir şeyin bozmasına izin vermemeye kararlıyız.

Yanımda bolca lezzet ve mutlulukla, kalbimi bırakarak dönüyorum muhteşem Brugge’den. Hoşça kal masal şehir, umarım tekrar görüşürüz!!!

YORUMLAR

  1. Seçkin Erdem dedi ki:

    Ah Zeynep’ ciğim yine çok güzel bir anlatım ve tasvir. Keşke pandemi olmasa da hemen gidip geziversek🙏🏻

  2. Selma Sönmez dedi ki:

    In Brugge benim de en sevdiğim filmlerden, yıllar önce sadece tren istasyonunu ziyaret edebildiğim Brugge’ü sayenizde adım adım dolaştım. Ayaklarınıza, kaleminize sağlık.