Site Rengi

DOLAR 9,2838
EURO 10,7640
ALTIN 525,86
BIST 1.413
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 16°C
Sağanak Yağışlı
İstanbul
16°C
Sağanak Yağışlı
Sal 17°C
Çar 18°C
Per 17°C
Cum 19°C

BERLİN

Zeynep Zuhal Göçmen Bebek
1960 İstanbul doğumluyum. 1978 yılında İstanbul Erkek Lisesi ve sonrasında İstanbul Üniversitesi Diş hekimliği Fakültesi’nden mezun oldum. Yıllarca aktif Diş hekimi olarak çalıştım, mesleğimin yanı sıra Almancadan Türkçe ’ye çevirilerim var. Yoga ile geçen uzunca bir dönemin ardından da yoga terapi eğitimi alarak, yoga hocalığı yapmaya hak kazandım. En büyük keyfim, eşimle birlikte seyahat etmek, değişik kültürlere yapılan yolculukların insanı zenginleştireceğine inananlardanım... “Vakit&nakit&takat” üçlüsü izin verdiği sürece seyahatlerim devam edecek, amacım gezi meraklılarına az da olsa rehber olabilmek.
23.06.2021
A+
A-

Bu kez yolculuğumuz,  Almanya’nın başkenti ve de en büyük şehri Berlin’e. Tarihi dokusu, keşfedilmeyi bekleyen sokaklarıyla Avrupa’nın bohem ruhu olan kent, tam ortasından geçen Spree nehrinin iki kıyısında kurulmuş. Havaalanında iner inmez ilk dikkatimizi çeken, son derece düzenli ve tertemiz oluşu.  Ulaşım  rahat, şehirde bir noktadan diğerine toplu taşımayla gitmenin çok kolay olduğunu  öğreniyoruz,  şehir sakinleri yaygın olarak bisiklet de kullanıyorlar. Ama biz kentin büyüleyici tarihini ve mimarisini tanımak için yürüyerek dolaşmaya karar veriyoruz. 2. Dünya  Savaşında  yenilgiye uğrayan  Almanya, işgal kuvvetleri tarafından  önce dörde  bölünmüş. Daha sonra  ABD,  Fransa ve İngiltere’nin kendi yönetim birimlerini birleştirmesiyle Federal Almanya Cumhuriyeti (Batı Almanya), doğuda da SSCB’nin etkisi altında bulunan ve sosyalist sisteme sahip Alman Demokratik Cumhuriyeti (Doğu Almanya)  kurulmuş. Doğu Almanya’ nın  ekonomik  olarak  gelişmemesinden dolayı  on binlerce kişi  refah seviyesi yüksek olan  Batı Almanya ya kaçmaya başlamış. Doğu Alman yönetimi bunu engellemek  için  daha sonra ‘’Utanç Duvarı’’ olarak anılacak  Berlin Duvarı’nı  inşa etmiş, canlarını tehlikeye atarak bu kaçmalar devam  etmiş. 1989 yılında  da  halkın rejime karşı ayaklanması üzerine  Utanç Duvarı yıkılmış. iki Almanya 1990 da  resmi olarak  birleşmiş. Bu acı geçmişine  rağmen, savaşın ağır tahribatlarını kısa sürede atlatmış,, küllerinden yeniden doğmayı  başarmış, ayağa kalkmış, izlerini  her yerde görmek mümkün.

İlk durağımız Berlin’liler tarafından ‘’Ku’damm’’ olarak da geçen şehrin en işlek ve büyük alışveriş caddelerinden  Kurfürstendamm. Meydanda, savaş sırasındaki bombalamalardan nasibini almış, ve öylece bırakılmış olan Kaiser Wilhelm kilisesi  görülmesi gereken ibretlik yerlerden bence. Savaşın acı yüzü unutulmasın diye  özellikle restore edilmiyormuş. Amacımız KaDeWe adlı  alışveriş mağazasının üst katındaki gurme bölümünde birşeyler yemek.  Turistik mi evet turistik, ama kesinlikle  her şey çok lezzetli. En meşhur yemekleri kızarmış  sosisin üzerine ketçap ve köri serpilerek hazırlanan ve de yanında patates kızartması ile servis edilen ‘’currywurst’’, sosis çeşitleri arasında kendimizi kaybetmeden, istediklerimizi seçip, bizim için pişirmelerini izliyoruz. Sadece görmek için bile gidilebilir.

Bir sonraki durağımız  şehrin en önemli  simgelerinden, ayakta kalmayı başarabilmiş nadir yapılarından   Brandenburg Kapısı.  Soğuk savaş boyunca Doğu Berlin topraklarında olan kapı,  duvarın yıkılmasından sonra, barışın, özgürlüğün ve  birleşmenin sembolüne dönüşmüş. Her iki yanında altışar olmak üzere bir düzine kolona sahip yapı,  üst kısmına yerleştirilmiş dört atlı arabalı  Zafer Tanrıçası heykeli ile  son derece görkemli ve etkileyici. Tadilatta olması nedeniyle sadece önünde fotoğraf çektirmekle yetinmek zorunda kalıyoruz ne yazık ki. Çok  yakınında yer alan Alman Parlamento Binası (Reichstag)  ziyaret önceliğini fazlasıyla hak eden bir başka yapı. Kentin geçmişte yaşadığı önemli olaylara tanıklık etmiş olması bir yana, tepesindeki cam kubbesi ile de bir tasarım harikası, 360 derecelik şehir manzarasını fotoğraflamak için ise bulunmaz bir yer. Yolumuza devam ediyoruz, biraz ileride , katledilen Avrupalı Yahudileri temsil etmek için yapılmış , Holocaust Anıtı var. Birbirinden farklı boyutlarda binlerce beton blokdan oluşuyor.  Her biri birer mezar taşını anımsatan blokların arasında   hüzünlenmemek elde değil,  bu insanlık dışı dramı hücrelerimize kadar hissediyoruz, etkisinden kurtulamadan da kendimizi bir başka yerde,  Yahudi Müzesinde buluyoruz. Hitler döneminde Avrupalı Yahudilerin  yaşadığı soykırımı anlatan, bir müzeden çok daha fazlası burası. Şimdiye kadar gördüğüm müzeler içinde en interaktif olanı diye düşünüyorum. İçerde  yaşadığımız deneyim ise  karnımıza yumruk yemiş gibi hissettiriyor. Bir bölümünde  soykırımda hayatlarını kaybeden Yahudilerin eşyaları, bir başka bölümde savaşa tanık olanların  seslerinden gerçek hikayeler… O dönemde dışlanan, ayrımcılığa maruz kalan Yahudilerin  neler yaşadığını anlamanız için gereken her şey düşünülmüş. Kendisi de Polonya kökenli  bir Yahudi olan  binanın mimarı, ziyaretçilerin,  soykırımın  Yahudi kültüründe bıraktığı korkuyu, kasveti, ölümü,  soğuğu, kaçıp gitme kurtulma isteğini  iliklerine  kadar hissedeceği, eşsiz bir iş çıkarmış. Labirentlerin, tavanların, koridorların, eğimlerin hissettirdiği yalnızlık, güvensizlik ve  sinir bozukluğu  yanında, insanoğlunun içinde hep barındırdığı umudu simgeleyen değişik bir de ışıklandırma yöntemi uygulanmış. İnsanlığımızdan utanarak, kalplerimiz sıkışarak çıkıyoruz müzeden . Savaşın getirdikleri altında ezilmemek, ayrıca bir ülkenin bu kadar acı  ve utanılası tarihiyle yüzleşip  kabullenmesine ise  hayran kalmamak elde değil…

Tarihten  ve hüzünden biraz olsun uzaklaşmak iyi gelir diye düşünerek, Berlin’in eski kalbi ve en işlek meydanı olan Postdam Meydanında buluyoruz kendimizi. Duvarın yıkılmasıyla iş, eğlence, alışveriş merkezlerinin birbiri ardına açılarak renklendirdiği meydanın en ünlü yapısı Berlin’de simge yapılardan biri haline gelen Sony Center. Teknoloji severler için muhteşem bir yer. Hareketli  atmosfere sahip mekanlarda zaman geçirmekten hoşlanıyorsanız uğrayın derim. Berlin ekonomisine katkıda bulunmadan da  olmaz tabii ki. Şehrin sembolü olan ayı figürlü eşyalar ve de trafik ışıklarında  kullanılan kırmızı&yeşil  yürüyen adamla ilgili pek çok  hediyelik, satın almamız için bizi bekliyor.

Kısa bir alışverişin ardından kendimizi, nüfus yapısı itibariyle küçük İstanbul yakıştırması yapılan  Kreuzberg’de buluyoruz. Burası  kentin çok kültürlü yapısını tanımak adına en ideal bölge bence. Çevremizde herkes bir anda Türkçe konuşmaya başlıyor, her yer Türk yemekleri yapan restaurantlar,, cafeler, dönerciler, dürümcülerle doluveriyor.  Gittiğimiz her yerde olduğu gibi burada da  eşimin memleketlilerinden birine rastlayınca  tablo tamamlanıyor. Nazik Antakya’lı bizi akşam yemeğine davet ediyor, bir metre çapındaki lezzetli pizza sunumuyla da Türk misafirperverliğinin altını çiziyor.  Türk vatandaşlarının ülke sınırları dışında  en kalabalık olduğu şehir Berlin’deki akşam keyfimiz anılarımız arasında yerini alıyor.

Kreuzberg yakınlarında ,kentteki en popüler dinlenme alanı  Tiergarten’a uğramadan olmaz. Şehrin ortasında kocaman bir park  burası. Berlin’in  en eski hayvanat bahçesi  ile  Almanya Cumhurbaşkanının resmi konutu Belleuve Sarayına  da ev sahipliği yapıyor,  her yanı yeşillikler içinde. Biraz soluklanmak için ideal, aniden bastıran yağmur bile keyfimizi kaçıramıyor.

Bir sonraki durağımız,  otelimize yakın konumdaki Checkpoint Charlie. Duvar yıkılmadan önce  Doğu Berlin ile Batı Berlin arasında, Amerikan ve Sovyet askerlerinin  bulunduğu sınır  geçiş  ve kontrol  bölgesi noktası. Savaşın kalıntıları olan  bariyerler ve sinyal sistemleri, insanların neler yaşadığını düşündürüp, içimizi acıtıyor .  Yine de asker üniforması giymiş Alman gençleriyle  hatıra fotoğrafımızı çektirmekten  kusur kalmıyoruz. Soluduğumuz hava soğuk savaş yıllarından oldukça uzak, ama canı pahasına duvarı aşmaya çalışanları zihnimizde canlandırabiliyoruz. Göze çarpan başka bir dram ise,  bu insanlık dışı duvarın kalıntıları… şehrin farklı yerlerinde karşımıza çıkmış olsa da , en sembolik olanı  ‘’ East Side Gallery’’ ( Doğu Yakası Galerisi)  olarak adlandırılanı. Burası bir açık hava müzesi. Üzerinde  yüzden fazla grafik çalışma  yapılarak  renklendirilmiş, kentin geçirdiği dönüşümü özetleyen bir anıt durumunda.

Şehrin bir diğer simgesi  ‘’ Berliner Dom’’ . yani Berlin Katedrali. Göz alıcı kubbesiyle parlayan bu  yapı 2. Dünya savaşında ciddi hasar görmüş, uzun süren yenileme çalışmalarıyla yeniden açılmış, günümüzde konser sergi gibi etkinliklere ev sahipliği yapıyormuş, kubbesine çıkıp şahane şehir manzarasını fotoğraflıyoruz.   

Hemen yakınlarında adını  iki yanında sıralanmış ıhlamur ağaçlarından almış olan ‘’Unter den Linden’’ var. İnsana huzur veren, yürümesi çok keyifli, sadece Berlin’in değil, Almanya’nın da en ünlü caddesi olduğunu öğreniyoruz. Ayrıca Thomas Mann’ın buradaki ıhlamur ağaçlarının altında bolca vakit geçirmiş olduğunu duymam sempatimi daha da artırıyor.

Sırada ünlü yazar ve şair Bertolt  Brecht var.  Lise yıllarımda ders olarak okutulan, eserlerinden sayısız sınava girdiğim,  o dönemde tüm sınıf arkadaşlarım gibi kıymetini bilemediğim   Brecht.  Buralara kadar gelmişken mezarını ziyaret etmeden dönmek istemiyorum.  Gecikmiş bir özürüm var ona. Başta ‘’ Kafkas Tebeşir Dairesi’’ olmak üzere, diğer tüm  eserleri için ‘’kalemine sağlık’’ demeliyim.

Spree nehri üzerindeki  Müzeler adasına  yöneliyoruz bu kez. Adından da  anlaşılacağı gibi, bir müzeler kompleksi burası. UNESCO Dünya Mirası Listesinde bulunan bölgenin oluşturduğu müzeler, sadece barındırdıkları koleksiyonları ile değil, mimarileri ile de  son derece ilgi çekici. İçlerinde en çok etkilendiğim Bergama Müzesi ( Pergamon Museum). Bergama ve Milet’den getirilen eserlerle muazzam bir koleksiyon oluşturulmuş. Hangi tarafa bakacağımı şaşırıyorum,  Helenistik döneme ait bir şaheser olan  Zeus Altarı’nın   ülkemizden getirilmiş olması, Milet harabelerinden parça parça getirilip  puzzle gibi yeniden monte edilmiş olan Pazar Kapısı karşısında yutkunmakla yetinmek zorunda kalıyorum. Yasal yollarla getirilip getirilmediği halen tartışma konusu. Ne şekilde olursa olsun,  koskoca sunağın buralara kadar taşınıp, sonra da bu kadar güzel  bakılıp, sergilenmesi  karşısında içim eziliyor.

Yakın tarihin canlı yüzüne veda zamanı geliyor. Savaşlarla ve yıkımlarla dolu geçmişine rağmen, sonrasında gösterdiği büyüme, yenilenme  haklı bir takdir konusu… Küllerinden doğmuş bu güzel şehrin hiçbir zaman eskimeyeceğini  düşünüyorum. Auf wiedersehen  Berlin, kendine iyi bak!!

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.