Site Rengi

DOLAR 9,2885
EURO 10,7576
ALTIN 528,05
BIST 1.410
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 16°C
Sağanak Yağışlı
İstanbul
16°C
Sağanak Yağışlı
Sal 18°C
Çar 18°C
Per 17°C
Cum 19°C

Amsterdam

Zeynep Zuhal Göçmen Bebek
1960 İstanbul doğumluyum. 1978 yılında İstanbul Erkek Lisesi ve sonrasında İstanbul Üniversitesi Diş hekimliği Fakültesi’nden mezun oldum. Yıllarca aktif Diş hekimi olarak çalıştım, mesleğimin yanı sıra Almancadan Türkçe ’ye çevirilerim var. Yoga ile geçen uzunca bir dönemin ardından da yoga terapi eğitimi alarak, yoga hocalığı yapmaya hak kazandım. En büyük keyfim, eşimle birlikte seyahat etmek, değişik kültürlere yapılan yolculukların insanı zenginleştireceğine inananlardanım... “Vakit&nakit&takat” üçlüsü izin verdiği sürece seyahatlerim devam edecek, amacım gezi meraklılarına az da olsa rehber olabilmek.
09.06.2021
A+
A-

Avrupa’nın  en köklü kentlerinden, Hollanda’nın başkenti Amsterdam’ a uçuyoruz. Havaalanında iner inmez, üşüten serin hava, İstanbul’un nemli Ağustos sıcağından sonra inanılmaz iyi geliyor.  Hava  17-18  derecelerde, gezmek için ideal.

Dümdüz bir şehir Amsterdam, topraklarının bir kısmı deniz seviyesinin altında.  Küçücük bir balıkçı köyü iken, yüzlerce su kanalının üzerinde oturan  muazzam bir  metropole dönüştürülmüş.  Unesco Dünya Mirası Listesine  girmeyi de hak etmiş, hayran kalmamak elde değil.  Kanallarıyla ünlü bu şehirde ilk yapılması gereken  aktivite  kesinlikle  güzel bir  tekne turu. İlk gözümüze kestirdiğimiz tekneye atlıyoruz. Tur süresince Amsterdam’ı Amsterdam yapan kanalların oluşumu, kentin gelişimi ve günümüze kadar olan süreç ayrıntılarıyla anlatılıyor. Biz de  şehrin  tüm  güzelliklerini  seyrederek,  hem  keyifli vakit  geçiriyor, hem de  farklı açılardan fotoğraf çekebilme şansı  yakalıyoruz.  Etrafımız muhteşem kanal evleri,  kuleler ve asırlık yapılarla dolu.  Bu büyüleyici  manzarayı  sokaklardan görmek çok zor,  o yüzden tadını çıkarmaya bakıyoruz.  Kanal kenarına sıralanmış  evlerin  her birinin  tepesinde birer  kanca var,  ve  hepsi de öne doğru eğik  olarak inşa  edilmiş.  Bu ilginç durumun nedenini öğrenmemiz gerekli. Rehberimiz derhal anlatmaya başlıyor. Eskiden  toprak çok değerli olduğundan evler,  taban alanlarına göre vergilendirilirmiş. Bu yüzden de küçük yapılan evlere  eşyalar kapılardan sığmaz, kancadan sarkıtılan halat ile  yukarı çekilip pencereden içeri sokulurmuş. Öne doğru eğim ise,  çatı katına eşya çıkarırken camların kırılmaması,  duvarların zarar  görmemesi içinmiş. Kancalı eğik evleri  fotoğrafladıktan sonra,  sıra tekne benzeri  yüzen evlere geliyor. Kanallarda su üzerinde sayıları o kadar çok ki. Bir kısmı 2. Dünya Savaşından kalma olan bu evler,  terasları, balkonları, çiçekleri özel alanları ile inanılmaz  güzeller. Bazılarının otel hizmeti verdiğini öğreniyoruz. Eskiden belki maddi açıdan zorunluluk iken,  günümüzde şehrin içinde doğa ile baş başa,  sessiz ve huzurlu bir yaşam sürmek isteyenlerin adresi olduğunu düşünüyorum ister istemez.

Her kökenden, her toplumdan insanın, birbirlerinin farklılıklarından rahatsız olmadan bir arada huzur içinde yaşadığı, uluslararası bir şehir Amsterdam. Bu son derece canlı ve çok yönlü kentte dikkatimizi hemen çeken, şehir içi ulaşımda bisikletin oldukça  önemli bir yere sahip olduğu.  Burada hayat bisiklet üzerinde geçiyor anlaşılan. İşe ya da alışverişe  gidenler, topuklu ayakkabılı kadınlar, takım elbiseli erkekler, çocuklu anneler, yaşlılar… Herkes bisiklet tepesinde. Kentin ulaşım ağı ona  göre organize edilmiş zaten,  her yerde özel yollar,  trafik  ışıkları ve park yerleri var. Bir an çok heveslensem de,  kiralama yöntemleriyle vakit kaybetmemek için iç geçirmekle yetiniyorum.

Şehri keyifle dolaşmaya başlamışken bir anda bastıran yağmur ile neye uğradığımızı şaşırıyoruz. Orada yaşayanların çok alışkın oldukları bir durum bu. Her yerde satılan yağmurluklardan alıp,  kendimizi korumaya çalışıyoruz. Yağmur inanılmaz durumda, her yer seller içinde,  biraz olsun korunaklı olur umuduyla  yakındaki  Çiçek Pazarına giriyoruz. Çiçek Pazarı ‘’Bloemenmarkt’’,  dünyanın tek yüzen çiçek pazarı ve de Amsterdam’ın en iç açıcı noktalarından biri. Eskiden tekneler üzerinden satış yapılırmış, şimdi ise sabit yüzen bir yapı kullanılmakta.  15-20 tezgahtan,  yani tekneden oluşan,  aklınıza gelmeyecek çeşitte ve renkte çiçekler, laleler, tohumlarla dolu etraf.  Hollanda ile özdeşleşen lalenin, Osmanlı zamanında İstanbul’a gelen bir büyükelçiye  hediye edilen soğanlarla  buralara  gelmiş olması, laleyi  Avrupa’ya kaptırma hikayemiz,  bir kez daha içimize dokunuyor.  Burada sadece lale satılmıyor,  çeşitli bitkiler ve hediyelik eşyalar  satan rengarenk dükkanlar da var. Hollanda’nın, ülke kültüründe önemli  bir yeri olan geleneksel  tahta ayakkabıları, süs eşyaları,  ayakkabıların içinde lale soğanları… Biz dolaşırken yağmur duruyor, her yer bir anda kupkuru oluveriyor, yollarda tek bir damla ıslaklık bile yok.   

              Avrupa’nın en büyük tarihi  şehir merkezlerinden birine sahip olan kent, kültürel zenginliği  ve  dünyaca ünlü müzeleriyle de  oldukça ilgi çekici. En ünlü meydanı ‘’Dam Square’’  Dam Meydanı . Önemli günlerde kutlamaların, festival ve etkinliklerin,  bazen de protestoların  yapıldığı,  gezip görmeye değer bütün yapıların, müzelerin, Kraliyet Sarayı, Yeni Kilise, Ulusal Anıt’ın bulunduğu,  sokak sanatçıları ile oldukça hareketli  bir meydan.

Müzelerin her biri diğerinden ilginç. Fakat giriş sıralarını çok hafife almayın, sabah erken  saatlerde oluşan uzun kuyruklarda beklemek istemiyorsanız  web sitelerinden online bilet  alın derim.

İçlerinde ille de görmek istediğim, filmini izleyip, defalarca  kitabını okuduğum Anne Frank’ın müze evi. Sabah erken saat olmasına rağmen anormal bir  bilet sırası ile karşılaşıyoruz. Kanalların yanında açık havada beklemek hoşumuza gitse de, daha önceden bilet almadığımıza pişman oluyoruz. Anne Frank, 2. Dünya savaşı sırasında Nazilerden kaçıp, ailesi ile birlikte Amsterdam’a  gelen, o zamanlar 11 -12 yaşlarında olan küçük bir Yahudi kızı. Naziler Hollanda’yı işgal edince bu evde  kütüphanenin  arkasındaki gizli  odada iki yıl boyunca hiç dışarı çıkmadan saklanmış. Saklandığı  dönem boyunca  da  günlük tutarak tüm  yaşadıklarını, hislerini, hayallerini, ülkenin mevcut durumunu anlatmış. İki yılın sonunda yakalanıp toplama kampına götürülmüşler. İçeride onunla birlikte hayatlarını kurtarmak için saklanan sekiz kişiden sağ  kurtulan tek kişi  Baba Otto Frank, kızının günlüklerini kitap olarak bastırmış. Anne Frank ve ailesinin hüzünlü hikayesini barındıran bu ev,  daha sonra müze haline getirilmiş. İçeride küçük kızın hayat hikayesi ve fotoğrafları sergileniyor. Tarihin trajik bir dönemine ait bir anıt olan bu evin odalarını gezerken, şehrin 2. Dünya savaşı sırasında Yahudilere yapılan baskılara göstermiş olduğu tepki nedeniyle ‘’Hoşgörü Kenti’’ olarak anıldığını öğreniyoruz, biraz olsun içimiz ısınıyor.

Küçücük ülke, çok ünlü sanatçılar yetiştirip, yeni akımlar yaratmış. Sanat tarihinin en tanınmış  ressamlarının eserleri buradaki müzelerde sergileniyor. En çok ilgimizi çekenlerden biri sıra dışı yaşam öyküsüyle Van Gogh. Rivayete göre, ‘Absinthe’ isimli içkiden çok fazla içtiği için, nesneleri sarımtırak ve hareli görmeye başlamış. O vibrasyona uğramışçasına  titriyormuş  gibi hissettiğimiz resimlerin sebebi absinthe imiş. Yine kulağını da bu içkiyi içtikten sonra kestiği söyleniyormuş.  Daha sonra da akıl hastanesine yatırılmış zaten. Hayattayken sadece tek bir resmini satabilmiş olan sanatçının  hayatı boyunca geçirdiği evrimi  ve yapıtlarını görmek için Van Gogh Müzesi’ni mutlaka ziyaret edin derim.

 Amsterdam, gece kulüpleri ve barları ile çok fazla eğlence seçeneği sunsa da, kentin en ilgi çekici noktalarından biri  genelevlerin bulunduğu Kırmızı Fener Sokağı ‘’Red Light District ‘’. Adını cadde boyunca kırmızı ışıklandırılmış odalardan alan, herkesin çoluk çocuk dolaşıp, camların arkasında kendilerini sergileyen kadınları izlediği ya da öylesine yürüyüp geçtiği normal bir sokak aslında. Fahişelik, burada izin verilen bölgelerde icra edilmek şartıyla legal meslek olarak kabul ediliyor. Bu şekilde tanıtıldığında kulağa ürkütücü gelse de aslında civarında Amsterdam’ın en eski kilisesi ‘’Oude Kerk’’in, coffeeshopların, cafelerin bulunduğu son derece turistik ve güvenilir bir bölge…   Düşünceniz veya bakış açınız ne olursa olsun,  yolunuz oralara düşerse   Kırmızı Fener Sokağına uğradığınızda yaşayacağınız kültür şokuna  hazır olun.  Amsterdam çoğu ülkede yasak olan uyuşturucu konusunda  da çeşitli özgürlükler sunan bir şehir. Her sokakta, her köşe başında, resmi yollarla kontrol altında tutulan, uyuşturucu satılan coffeeshoplar bulunmakta. Buralarda, satışı ve tüketimi yasal olan esrar ve benzeri uyuşturucu maddeler satılıyor.

Sırada, şehir merkezine  20-30 dakika mesafede, Hollanda’nın en büyük  parklarından  biri olan Vondelpark var. Yaz aylarında müzik,  tiyatro gibi sanat etkinliklerinin yapıldığı,  göz alabildiğine bir yeşillik ve göletlerden oluşan, son derece huzurlu bir yer. 7 den 70’e  bisiklete  binen, koşan, yürüyen, çimenlere uzanıp sohbet eden insanlarla  dolu parkın tamamını gezebilmek mümkün değil ne yazık ki, olduğu kadarıyla yetinmeye çalışıyoruz. Hava çok geç kararıyor. Saat 22.30’larda  ortalık  aydınlık, alışkın olmadığımız bu durum, gün bitmemiş hissi uyandırıp, vaktimizi daha verimli geçirmemize yarıyor.

Görmek istediğimiz bir başka bölge, şehir merkezinde  yer alan eski bir yerleşim yeri. Etrafı eski apartmanlarla çevrili bir bahçe ve küçük bir kiliseden oluşuyor.‘’Begijnhof’’ isimli avlu, eski bir ibadethane. Burada yaşayan rahibeler, barındıkları odaların karşılığında  yoksullara eğitim, hastalara bakım işlerini üstlenmişler. Günümüzde rahibelerin  bulunmadığını,  evlerin  öğrencilere ve yaşlılara kiraya verildiğini öğreniyoruz. Amsterdam’ın en eski evi olduğu düşünülen, 34 numaralı ‘’Het Houten Huis’’ denilen yapı da burada, yeşillikler içindeki şirin evlerden biri. Sadece gezerken son derece sessiz olmamız gerekiyor.

Geleneksel Hollanda yemeklerinden en az birini denemeden dönmek istemiyoruz. Benim favorim, ‘’Bitterballen‘’ dedikleri bir çeşit kroket. Top şeklinde her çeşit et ve tavuktan yapılan çıtır köfteler, yanında değişik soslarla servis ediliyor, son derece lezzetli. Amsterdam’da lüks ve güzel restoranların yanısıra, sokaklarda fast food seçeneği de çok. Her yerde külahta patates kızartması satan küçük dükkanlar, hepsi birbirinden lezzetli, çok sayıda tatlıcı ve güzel pastalar satan fırınlar var.  İçi karamelli sıcacık çıtır çıtır waffleları, böğürtlen, ahududu, vişne ya da kayısılı  geleneksel turtaları, hepsinden deniyoruz. Sırada, Hollandalıların çok ciddiye aldıklarını düşündüğüm peynir meselesi var. Zaten şehir içinde her yerde peynir satan dükkanlar,  hatta peynir müzesi bile var. Tavsiye edilenlerden birine girip, kocaman bir ‘Gouda’ tekeriyle dışarı çıkıyoruz.

Dünyanın önde gelen bira markalarından Heineken’in fabrikası da burada. Halka açıldığı için neredeyse müze haline gelmiş.  Binayı gezdirip, Heineken’in tarihinin ve bira yapımı şekillerinin anlatıldığı aktiviteler sunulmakta. Bira sevenler için ilgi çekici olabilir.

Buradan da ayrılma vakti gelip çatıyor. Keyifli, güler yüzlü, saygılı, mutlu insanların ülkesine veda zamanı.  Dönüş yolunda, ben bu güzel şehrin övünmek için ne çok nedeni olduğunu düşünürken,  eşim bir sonraki gezinin hazırlıklarına çoktan başlamış oluyor…

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.